جدیدترین اخبار

دومين پشت پاي ابرو گوندش به رضا ضراب||

دومين پشت پاي ابرو گوندش به رضا ضراب

به گزارش ترکیه پرتال محاکمه رضا ضراب در ايالات متحده آمريکا، بازتاب گسترده اي در رسانه هاي ترکيه داشته است. "مولود چاوش اوغلو" وزير امور خارجه ترکيه… بیشتر..
ایرانیان چه حسابهایی  در ترکیه میتوانند افتتاح کنند||

ایرانیان چه حسابهایی در ترکیه میتوانند افتتاح کنند

در ابتدا باید اذعان کرد تنها بانکی که روند افتتاح حساب ،دریافت کردیت در آن برای ایرانیان به نسبت بانکهای دیگر سهل تر می باشد بانک زراعت میباشد به… بیشتر..
مزیت‌های خرید ملک در ترکیه||

مزیت‌های خرید ملک در ترکیه

شاید با تبلیغات وسیعی از خرید ملک در ترکیه در اغلب فضاهای مجازی و همچنین ماهواره روبه‌رو شده باشید. این‌چنین تبلیغات گسترده در رابطه با خرید ملک در… بیشتر..
بعد از پروسه اقامت و خرید ملک در ترکیه چگونه از تسهیلات و امکانات شهروندان ترکیه استفاده کنیم||

بعد از پروسه اقامت و خرید ملک در ترکیه چگونه از تسهیلات و امکانات شهروندان ترکیه استفاده کنیم

شما در ترکیه با حداقل ۳۰۰ میلیون تومان میتوانید خانه ای در برج مسکونی با امکانات مانند نگهبانی ۲۴ ساعته ، باشگاه فیتنس استخر روباز سر پوشیده سونا… بیشتر..
||

آشنایی با منطقه بیلیکدوزو و اسن یورت استانبول

- اگر قصد خرید ملک در استانبول را دارید منطقه بیلیکدوزو و اسن یورت میتواند گزینه مناسبی برای شما سرمایه گزار محترم باشد که به اختصار توضیح میدهیم… بیشتر..
  • اخبار ویژه
  • اخبار اقتصادی
  • اخبار سیاسی - اجتماعی
  • اخبار هنری
  • سایر اخبار
  • نمایشگاه ها
  • کنسرت ها
  • کنفرانس,کنگره,همایش،سمینار
  • جشنواره ها،فستیوالها
  • تحصیل در ترکیه
  • کار در ترکیه
  • ملک در ترکیه
  • اقامت ترکیه
  • راهنمای ترکیه

دوشنبه, 25 خرداد 1394 15:13

İran’da Misafir Olmak Varmış

نوشته‌شده توسط 
امتياز اين آيتم
(0 راي)

Mustafa S. Altunkaya

4 günlük bir konferans ve bir dizi etkinlik için İran’a gidiyoruz. Yıllar önce yine bir konferans davetlisi olarak İran’a gittiğimde havaalanında yaşadığım bir olayı unutamıyorum. Havaalanına gece varmıştık. Yabancı misafirleri bekleyen görevlilerle Tahran lehçesiyle Farsça konuşarak ilk hatayı yaptım. Daldım sohbete, adamlar benim misafir olduğumu unuttular. Biz sohbet ederken görevlilerden biri misafirleri alıp çoktan otelin yolunu tutmuştu bile. Bense gecenin bir yarısı kala kaldım tek başıma havaalanında. Sonra rica minnet otelin adresini aldım da bir taksi tutup kendi imkânlarımla otele gittim. Gittim gitmesine de bu kez otel görevlilerini ikna edemiyorum yabancı olduğuma. Pasaport gösteriyorum, ben İranlı değilim diyorum olmuyor. Odamız yok, bu odalar yabancı misafirler için rezerve edilmiş deyip duruyorlar. “Yahu tamam kardeşim ben de yabancı misafirim” diyorum ama nafile. Bu gecenin yarısı nereye gideyim kardeşim? diyorum laf anlatamıyorum.

Bir an otel lobisinde sabahlayayım diye düşündüm ama şansımı bir daha denemeliydim. Israrlarım üzerine resepsiyon görevlisi ücretini peşin almak şartıyla bir oda vermeye razı oldu sonunda. Dedim ki; ağacun bebin men taze umedem ez Torkiye hob! Elan pul e İrani hem ne darem. Hemeye pulam torkiye. Men ki ferar nemikonem. Pasportem deste şomast. Bezar sub beşe. Curi halleş mikonim dige!.. dedim. O geceyi öyle geçirdik sabah oldu. Konferans görevlileri gelince listede ismimi gördüler mesele halloldu. Lakin bu olaydan sonra kendi kendime karar aldım İran’da Farsça konuşmayacağım, hele Tahran lehçesiyle asla.

Bu gidişimde bazen Arapça, bazen İngilizce, bazen İstanbul Türkçesi konuştum. Mecbur kalsam da Farsçayı, yeni öğrenenler gibi kullandım. Bir izzet, bir ikram, bir hürmet az bulunur cinsten. Kendi kendime dedim ki: “Dünya varmış ya!, İran’da misafir olmak varmış”…

Sürekli Gündem Ülke: İRAN

1979’dan beri bölgenin ve dünyanın sürekli gündemi olmaya devam eden İran, 1990’a kadar, anti-emperyalist tutumu, devrimi ve savunma savaşı ile dünya gündemine otururken; bugün nükleer enerji, uranyum zenginleştirmesi ve teknolojik atılımlarıyla gündemin ilk sıralarındaki yerini koruyor.

Sünnilerin yoğun olduğu bölgemizde İran, Müslüman ama Arap olmayışı, 1. Cihan Harbi sonrası oluşmuş masaüstü paket ülke değil Türkiye gibi köklü bir devlet tecrübesine sahip olması gibi özellikleriyle mevcut dünya sistemine alternatif duran, bu nedenle ABD ve müttefikleriyle ilişkileri hep sorunlu olan bir ülke.

Uluslar arası konferansın konusu kısaca “Siyaset ve Ahlak”. Tam da bugünün dünya sisteminin en fazla çuvalladığı bir alan. Onlarca farklı ülkeden katılımcı ve tebliğcinin konuşmaları, siyasetin ahlakileştirilmesi zaruretine vurgu yaparken, mevcut dünya sistemine egemen olan siyasetin ahlaksız olduğu dile getirildi.

Programın açılış konuşmasını yapan Hüccetülislam Hasan Humeyni Eflatun, Sokrat, Aristo, Farabi ve Tusi’nin ahlak felsefelerinden özetlediği bir ahlak felsefesi sunumu ile konunun önemini, günümüz siyaset dünyası için ahlaki siyaset ilkelerine riayetin gerekliliğini ortaya koydu.

Uzun ama bir o kadar da önemli, ilmi ve ampirik konuşmasıyla Meclis başkanı Laricani, mevcut dünya siyasetinin koca bir aldatmacadan ibaret olduğunu, adalet, özgürlük, insan hakları ve demokrasi kavramlarının bu aldatmacada kullanılan ve içi boşaltılan kavramlar olduğunu söyledi. Ardından konuyu İran’ın nükleer enerji alanında küresel sistem ile olan kavgasına getirdi. Laricani’ye göre dünyanın egemen güçleri, gerçekte nükleer enerji sahibi bir İran’dan, hatta atom bombası sahibi bir İran’dan bile rahatsızlık duymuyorlar. Onların, asıl rahatsız oldukları şey İran’ın İslamî kimliği. Meclis başkanı şöyle diyordu: “Geçmişteki zorba yönetimler bugünkülere nispetle daha iyi idi. Çünkü bir ülkeyi işgal edecekleri zaman “ben bu toprakları istiyorum” diyor, açıkça niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Fakat günümüzde egemen güçler asla gerçek niyetlerini açıklamıyorlar. Demokrasi, insan hakları gibi maskelerle gerçek niyet ve politikalarını gizliyorlar. Propaganda araçlarını kullanarak kamuoyunu aldatıyorlar. Bu nedenle siyasetin ahlakiliği bağlamında geçmişten daha kötü bir durumdayız”.

Ertesi gün Harem’de, İran İslam Cumhuriyetinin dini lideri Seyyid Ali Hamenei’nin konuşması vardı. Dini lider, son yüzyıllarda İran’ın sosyo-ekonomik, toplumsal ve siyasal durum analizini yaptı. 32 yıllık devrim sürecinde bu alanlarda nasıl kazanımlar elde edildiğini örnekleriyle anlattı. İran’ın bu kazanımlarını dünya Müslümanları ile paylaştığını ve Filistin davasının, İran ile arasında etnik ve mezhep benzerliği bulunmadığı halde İslam Birliği ideali doğrultusunda sahiplenildiğini söyledi. Bu arada bazı ülke ve çevrelerin şimdilerde İslam dünyasının hamiliğine soyunarak sağa sola gidip büyük paralar harcadıklarını, bütün bunların dikkatli bir şekilde izlenip analiz edildiğini ve ne anlama geldiğinin bilindiğini anlattı. Doğrusu önemli bir konuşmaydı ve ima yoluyla bazı göndermeleri de mündemiç idi.

Programlardan arta kalan çok az zamanda ancak otel dışına çıkabiliyorduk. Uzmanlık alanımla ilgili Milli Kütüphaneye bile gidemedim. Tahran’da bulunduğumuz günler tatil günleriydi. Dolayısıyla işyerleri kapalı, cadde ve sokaklar bomboştu. Ama sokağın nabzını tuttuğumuz kadarıyla İran’da mevcut iktidarı seven-sevmeyen herkes din, eğitim, mezhep, düşünce ve ahlaktan bürokrasi, yolsuzluk, çevre sorunları, işsizlik, rüşvet ve enflasyona kadar her alanda konuşuyor, tartışıyor. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler çok hızlı. Halkın durumu birçok yönüyle bizden farksız.

Türkiye – İran

Türkler, Kürdler ve İranlılar’ın tarihsel ve dinî beraberliği Türkler henüz Anadolu’ya gelmeden önce başlar, İslâmî dönemde sıklaşır, XIII. ve XIV. yüzyıllarda, İran’dan Türkiye’ye bilgin göçleriyle tasavvuf alanında temerküz eder. Türklerin İslamlaşması Araplardan çok İranlı tüccarlar ve sûfîler aracılığıyla olur. Dolayısıyla Türklerin İslâm anlayışında Farsça’nın, ehl-i beyt kültürünün ayrı bir yeri var. Sözgelimi Türkiye Türkçesi’nde kullanılan hafta, abdest, namaz, semah, peygamber, oruç, fereştah, aşure, mevlidhan, dindâr, niyâz, nankör, derviş ve daha birçok sözcük ve terim Farsçadır.

Anadolu’nun İslamlaşmasında Türkistanlı Ahmed Yesevî (pir-i Türkân) önemli bir isim. Şeyh Yusuf Hamedânî’nin talebesi olan Yesevî; İran tasavvuf mektebinin İslam yorumunu işler. Kırsal kesimde göçebe hayatı yaşayan Türkler çoğunlukla Ahmed Yesevî ve öğrencilerinden İslam’ı öğrendiler. Şehirli sûfîler ise daha çok İranlı tasavvuf erbabının çevrelerinde toplandılar ve onların tarikatlarına girdiler. 1071 Malazgirt sonrasında, ağırlıklı olarak Moğol istilası esnasında bugünkü Türkiye topraklarına yerleşmeğe başlayan Türkler, işte böyle bir dinî birikimi de beraberlerinde getirdiler.

Tasavvufî ilişkiler Selçuklu döneminde İran kökenli sûfîler ve tarikatlar aracılığıyla gerçekleşir. Fars kökenli sûfî ülemâ, Konya, Tokat, Kayseri ve Sivas gibi önemli kültür merkezlerine yerleşip medrese ve tekkelerde faaliyet gösterdiler. Suhreverdî-yi Maktûl (ö. 1191), Bahâuddin Veled (ö. 1231), Burhâneddin Tirmizî (ö. 1245), Şems-i Tebrîzî (ö. 1247), Evhadüddin-i Kirmânî (ö. 1237), Nacmeddin-i Dâya (ö. 1256) ve Fahreddin Irâkî (ö. 1256) ve Ali b. Yahya es-Semerkandî (ö. 1456) gibi büyük alim ve mutasavvıflar bunlardan bazılarıdır.

İranlı sûfîlerin Osmanlı sûfîleri üzerindeki etkileri büyük olmuştur. Sözgelimi Türkiye tasavvuf hareketinin en önemli temsilcisi, Mevlânâ’dır ve estetik tasavvuf anlayışını ünlü sûfî Şems-i Terîzî’den almıştır.

Bu arada Şah İsmail hareketini zikretmeden geçmek olmaz. Bu hareket hem dinî hem de siyasî bir hareket olarak doğmuştur. Akkoyunlu devletini yıkıp, Tabrîz’den Şîraz’a uzanan ve İmâmiyye ekolünü resmî mezhep ilan ederek devletin meşrûiyetini bu ideolojik zemine dayandıran hareket, birliği sağlamak adına bir taraftan İran’da “İmamiyye” ekolünü ilan ederken diğer taraftan Osmanlı köylerinde, Türkmen ve Kürt oymakları arasında, halife denilen davetçileri eliyle misyon çalışmaları yürütür. Nitekim Türkiye tasavvuf terminolojisinde kullanılan şah, sufî, pîr unvanları bu hareketlerden ödünç alınan kavramlardır.

Horasan. Filozoflar, şairler, şeyhler deşti. Tasavvuf ve tarih derinliği. Farsça kitaplarıyla övündüğümüz büyük âlimlerimizin yetiştiği münbit toprak… Birçoğunun İran’da doğup büyüdüğü ve İranlı olduğu, Ankara’nın sembol şahsiyeti Şeyh Ali Semerkandî (ö. 1456)’nin Isfahan’da dünyaya geldiği, Farsça ve Türkçe’de 6 binden fazla ortak kelime olduğu, kimi zaman İran’ın Azeri Türkleri tarafından yönetildiği genellikle bilinmez.

Müslüman milletleri bir birinden ayırmak için çekilen tel örgüleri kaldırmak gerek. O zaman farklılıklar yerini, ekonomik, kültürel ve ticari işbirliğine bırakacak.

İran, hala dış borcu olmayan nadir ülkelerden olmaya devam ediyor mu bilmiyoruz ama bütün sıkıntılara rağmen rejimi seven sevmeyen her İranlı, ülkesinin varlığı sözkonusu olduğunda ülkelerine bağlılık ve aidiyetleri öne çıkıyor. Bu yüzden olsa gerek kavmiyetçi duygulara dayalı bir isyan yok, Kürtler PEJAK'ı desteklemiyor.

Gözlemler

Gözlemlerimiz, İslam dünyasının üç önemli ülkesi olarak İran, Türkiye (bölgenin asli unsurlarından Kürtleri ihmal etmeden) ve Mısır’ın bölgesel entegrasyonunun hayati olacağı yönünde. Bunu gerçekleştirmenin yolu bağımsız STK birliğinden ve birbirini tanımaktan geçiyor.

Bu arada İslam dünyası üzerindeki hesapların mezheplerle, din anlayışlarıyla, Kur’an ve Sünnet yorumlarıyla ilgili olmadığı, hesapların siyasi olduğu, egemenlik alanını genişletme arzusu ve çıkar çatışmaları ekseninde döndüğü savı güçleniyor.

Dolayısıyla Suriye’deki gelişmeler, Arap beldelerindeki halk hareketleri ve diğer olayların hangi planlar çerçevesinde krize girdiğini görmek gerekir. Kimsenin yaşanan siyasi krizleri mezhep ve din anlayışı üzerinden şekillendirip buradan Müslümanlar arası bir mezhep savaşı çıkartmaya hak ve cüreti olmamalı. Mısır-Kahire ve İran-Tahran gözlemlerimiz, tehlikeli bir sürecin içinde olduğumuz izlenimi vermektedir. Bize göre bu gidiş hayra alamet değildir.

İslam dünyası ve genel olarak dünyada güç dengeleri yeniden şekillenmektedir. Bu ise Ortadoğu topraklarında çıkarılacak bir savaş ile kotarılmak isteniyor. İslam âlemine ve insanlığa rehberlik edecek, hak, adalet ve özgürlük ilkelerini hayata geçirecek bir öncü kitle ve devletin varlığına ihtiyaç var. Peki ama bu nasıl olacak?

Bir tarafta 32 yıllık devrim tecrübesi, İslam dünyası üzerindeki hesap, proje ve çalışmaları ile İran İslam Cumhuriyeti, diğer tarafta son on yılında Osmanlı mirasına sahip çıkarak kendini yeniden gerçekleştirmek isteyen Osmanlı sonrası Türkiye Cumhuriyeti. Şu an için İslam dünyasının liderliğine talip olabilecek başka bir ülke görünmüyor. Selefilik başta olmak üzere Suudi Arabistan ve Mısır kaynaklı düşünce ve akımların İslam dünyası üzerinde ciddi teorik etkisinin olduğu muhakkak ancak rejim olarak ne Mısır ne de Suudi Arabistan şimdilik böyle bir liderliğe hazır gözükmüyor.

Dolayısıyla burada hem İran hem de Türkiye’ye büyük görevler düşüyor. Her iki ülkenin de varlığını ve etkinliğini devam ettirebileceği bir model geliştirilebilir. Bu çerçevede Şia ve Ehli Sünnet düşüncesinin farklılıklarının masaya yatırılması, topluluklar arası diyalog kanallarının tesis edilmesi gerekir. Dahası hedef; farklı ırk, mezhep, renk ve dillerden olan Müslümanların dinde kardeşliğinin ötesinde Hıristiyan, Yahudî, Mecusi ve sair farklı inançtan insanların, “insanlık onuru” paydasında birliğine yönelik dünya kamuoyuna hitap edebilecek proje ve model geliştirebilmektir. Ekonomik, bölgesel işbirliğinin yanısıra enerji, sınır güvenliği anlaşmaları bu işin belki de ilk basamaklarıdır.

Güçlü devletlere çalışan strateji kuruluşlarının Türkiye’nin ve İran’ın kendi içindeki etnik ve mezhebi farklılıkları üzerinde değişik adlarla araştırma yaptıklarını haber ajanslarından okuruz. Türkiye-İran arasındaki farklılıkları daha bir dikkatle araştırdıkları ise ayrı bir gerçek. Çöküş sürecindeki Batı, çöküşü geciktirmek adına yükseliş halindeki Türkiye ve İran’ı beraberinde çökertmek isteyecektir. İki ülkenin birbirini dibe çekip düşürmesi, son tahlilde dünya sisteminin en çok arzu ettiği şey olsa gerektir.

Gelecek ile ilgili analizlerimizde, sömürge sistemlerinin ortaya koyduğu yönetim biçimlerinin (diktatörlük, tek partili yarı diktatörlük, eksik demokrasi gibi) bölgemizi yönetemeyeceğini görürüz. Küreselleşme, emperyal güçlerin üstünlük egolarının hakim kılınması şeklinde algılanmaktadır. Oysa gelecekteki dünya herkese aittir ve tüm halkların çıkarları, ihtiyaçları dikkate alınarak kurgulanmalıdır. Maalesef Laricani’nin dediği gibi günümüz dünyasında savaş, barış, dostluklar, düşmanlıklar net değildir. Herkes gerçek niyetini muzmerinde saklıyor. Modern silahlar şu anda tüm dünyaya yayılıyor. Dünya ye’s içinde. Afganistan, Irak ve bir bütün olarak İslam coğrafyası bunun göstergesi. Hal böyle iken her şeye rağmen geleceğe güvenle bakmak ve ümitvâr olmak istiyoruz.

Öyleyse insanlık onuru ve değerlerine en yakın sistem olarak İslam’ın yeni yorumuna dayalı ve ahlaki ilkeleri önceleyen bir siyaset biçimi zaruridir. Bu da netice olarak siyasetin ahlakiliğini getirecektir. Kim bilir belki de Farabî’nin Medine-i fazıla rüyası böyle gerçekleşir.

Uluslararası düzen, ABD hegemonyasına dayalı olduğu sürece insanlık, ağır faturalar ödemeye devam edecek gibi görünüyor. Uluslararası platformda, tüm ülkelerin çıkarlarını gözeten ve 'adalete' dayalı yeni bir açılımın gerekliliği âşikârdır.

Sonuç olarak İran, nükleer enerji ile ilgili dış politik söyleminde hala moral üstünlüğe sahiptir ve bu üstünlüğünü sürekli kılmak ve hem İslam hem dünya kamuoyuna güven vererek toplumların nabzını da tutmak durumundadır. 1. Cihan Harbi sonrası yıkılan Osmanlı Devleti ile birlikte ortada ne Şiilik kaldı ne Sünnilik. İslam’ın bütün değerleri saldırıya uğradı. Bütün mezhep, meşrep ve tarikatlarıyla dünya Müslümanlığı hatta bir avuç kapitalist hariç bütün bir insanlık zarar gördü.

Dolayısıyla İslam dünyasının varlığı, dirliği ve devamı için iki ülkenin birlikteliğine ihtiyaç vardır. Biz bağımsız yürekler olarak gördüklerimizden mesulüz, politika üretmek ise iktidarların sorumluluğundadır.

دفعات مطالعه 2345 مورد

اضافه کردن نظر


کد امنیتی
تازه کردن

مشتریان و همکاران

طراحی سئو ، بازاریابی اینترنت ، شرکت تجارت الکترونیک پویا سامانه ونک www.pouyaweb.net